31 Aralık 2012 Pazartesi

Adli Kontrol



Adli kontrol, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiş bir koruma tedbiridir. Bilindiği üzere, ceza muhakemesinde, yargılamanın usulüne uygun bir biçimde gecikmeksizin gerçekleştirilebilmesini, maddi gerçekliğe ulaşmak ve ulaşılan gerçeklik doğrultusunda verilmiş olan kararların uygulanabilmesini sağlamak amaçlarıyla, ölçülülük ilkesi de göz önünde bulundurulmak suretiyle, ilk bakışta haklı görünmesi koşuluyla uygulanan, suç işlendiğine ilişkin şüphenin doğduğu andan itibaren, geçici olarak temel hak ve özgürlükleri sınırlandıran yahut kaldıran önlemlere koruma tedbirleri denilmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu 109. Maddede adli kontrolü düzenlemiştir. Adli kontrol müessesi geçtiğimiz aylarda basında 3. Yargı Paketi olarak adlandırılan 6352 sayılı kanun ile değişikliğe uğramış, bu değişiklik çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Adli kontrol; şüpheli yahut sanığın, tutuklama koşullarının varlığı halinde, ölçülülük ilkesi çerçevesinde, tutuklama ile ulaşılabilecek amaçlara uygun olduğu takdirde, kanunda sayılı bir veya birkaç yükümlülüğe tabi tutulmasıdır. Adli kontrol, tutuklanmayı gerektiren koşulların varlığı halinde, şüpheliye/sanığa daha hafif nitelikte bir tedbir uygulanmasını sağlamak suretiyle, tutuklamaya alternatif olarak getirilmiştir.
Adli kontrol, hukukumuza 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile birlikte girmiş yeni bir kurumdur. Mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda tutuklamaya alternatif niteliği taşıyan, tutuklama yerine uygulanabilecek tedbirler mevcut değildi. Mülga Kanun’da, sadece tutuklama kararının infazını erteleyen kefalet verilmesine ilişkin hüküm yer almaktaydı. Buna göre, delillerin karartılmasına veya tanıkların ve bilirkişilerin etki altına alınmasına ilişkin davranışlar dışındaki sebeplerle tutuklama kararı verildiğinde, infazdan kefalet verilmesi şartıyla, vazgeçilebilmekteydi.

Adli kontrol müessesinden herkes yararlanamamaktadır. Bunun koşulları vardır ki, bunlar CMK 109. maddede sayılmıştır. Mevcut CMK 109 hükmü şöyledir:
Madde 109 -  (1) (Değişik fıkra: 02/07/2012-6352 S.K./98.md.) Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.
(2) Kanunda tutuklama yasağı öngörülen hallerde de, adlî kontrole ilişkin hükümler uygulanabilir.
(3) Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerir:
a) Yurt dışına çıkamamak.
b) Hâkim tarafından belirlenen yerlere, belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurmak.
c) Hâkimin belirttiği merci veya kişilerin çağrılarına ve gerektiğinde meslekî uğraşlarına ilişkin veya eğitime devam konularındaki kontrol tedbirlerine uymak.
d) Her türlü taşıtları veya bunlardan bazılarını kullanamamak ve gerektiğinde kaleme, makbuz karşılığında sürücü belgesini teslim etmek.
e) Özellikle uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu Maddeler ile alkol bağımlılığından arınmak amacıyla, hastaneye yatmak dahil, tedavi veya muayene tedbirlerine tâbi olmak ve bunları kabul etmek.
f) Şüphelinin parasal durumu göz önünde bulundurularak, miktarı ve bir defada veya birden çok taksitlerle ödeme süreleri, Cumhuriyet savcısının isteği üzerine hâkimce belirlenecek bir güvence miktarını yatırmak.
g) Silâh bulunduramamak veya taşıyamamak, gerektiğinde sahip olunan silâhları makbuz karşılığında  adlî emanete teslim etmek.
h) Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim tarafından miktarı ve ödeme süresi belirlenecek parayı suç mağdurunun haklarını güvence altına almak üzere aynî veya kişisel güvenceye bağlamak.
i) Aile yükümlülüklerini yerine getireceğine ve adlî kararlar gereğince ödemeye mahkûm edildiği nafakayı düzenli olarak ödeyeceğine dair güvence vermek.
j) (Ek bent: 02/07/2012-6352 S.K./98.md.) Konutunu terk etmemek.
k) (Ek bent: 02/07/2012-6352 S.K./98.md.) Belirli bir yerleşim bölgesini terk etmemek.
l) (Ek bent: 02/07/2012-6352 S.K./98.md.) Belirlenen yer veya bölgelere gitmemek.
(4) (Mülga fıkra:02/07/2012-6352 S.K./98.md.) 
(5) Hâkim veya Cumhuriyet savcısı (d) bendinde belirtilen yükümlülüğün uygulamasında şüphelinin meslekî uğraşılarında araç kullanmasına sürekli veya geçici olarak izin verebilir.
(6) Adlî kontrol altında geçen süre, şahsî hürriyeti sınırlama sebebi sayılarak cezadan mahsup edilemez. Bu hüküm, Maddenin üçüncü fıkrasının (e) bendinde belirtilen hallerde uygulanmaz.
(7) (Ek fıkra: 06/12/2006 - 5560 S.K.19.md) Kanunlarda öngörülen tutukluluk sürelerinin dolması nedeniyle salıverilenler hakkında  adlî kontrole ilişkin hükümler uygulanabilir.

Adli kontrol kararına hükmedebilecek merciler ise CMK 110’da düzenlenmiştir. “(1) Şüpheli, Cumhuriyet savcısının istemi ve sulh ceza hâkiminin kararı ile soruşturma evresinin her aşamasında adlî kontrol altına alınabilir.
(2) Hâkim, Cumhuriyet savcısının istemiyle, adlî kontrol uygulamasında şüpheliyi bir veya birden çok yeni yükümlülük altına koyabilir; kontrolun  içeriğini oluşturan yükümlülükleri bütünüyle veya kısmen kaldırabilir, değiştirebilir veya şüpheliyi bunlardan bazılarına uymaktan geçici olarak muaf tutabilir. 
(3) 109 uncu Madde ile bu Madde hükümleri, gerekli görüldüğünde, görevli ve yetkili diğer yargı mercileri tarafından da, kovuşturma evresinin her aşamasında uygulanır.”

Adli kontrol kararının kaldırılması CMK 111’de düzenlenmiştir. “(1) Şüpheli veya sanığın istemi üzerine, Cumhuriyet savcısının görüşünü aldıktan sonra hâkim veya mahkeme 110 uncu Maddenin ikinci fıkrasına göre beş gün içinde karar verebilir.
(2) Adlî kontrole ilişkin kararlara itiraz edilebilir.”

Adli kontrol kararlarına uymamanın sonucunda ne olacağı ise CMK 112. maddede düzenlenmiştir.  Bu hükme göre “(1) Adlî kontrol hükümlerini isteyerek yerine getirmeyen şüpheli veya sanık hakkında, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun, yetkili yargı mercii hemen tutuklama kararı verebilir. “ 

25 Aralık 2012 Salı

Suçun Özel Görünüş Biçimleri 3 -İştirak-


Bir kişi tarafından işlenebilen bir suçun, birden çok şahıs tarafından, önceden anlaşarak işbirliği içinde işlenmesi halinde, failler arasında iştirak bulunduğu kabul edilmektedir. Gerçekten de suçların birden fazla kimse tarafından işlenmesi suretiyle daha kolay işlenebileceği ve daha tehlikeli bir durumun mevcut olacağı düşüncesiyle bir suçun tek kişi tarafından işlenmesine nazaran, iştirak halinde işlenmesi ağırlatıcı sebep olarak düzenlenebilir. Kanunumuz ise sadece bir kaç suç bakımından bunu cezayı artıran bir nitelikli hal olarak öngörmüş (örneğin, TCK 102/3-d, 106/2-c, 149/1-c), ancak genel bir ağırlatıcı neden olarak düzenlememiştir. Yukarıda belirtilen maddelerde suçun “birden fazla kişi tarafından birlikte” işlenmesi bir ağırlaştırıcı neden olarak öngörülmüştür. İştirak müessesesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda madde 37 “faillik”, madde 38 “azmettirme”, madde 39 “yardım etme”, madde 40 “bağlılık kuralı”, madde 41 “iştirak halinde işlenen suçlarda gönüllü vazgeçme” başlıkları altında düzenlenmiştir.

Öncelikle 37. Maddeye bakacak olursak 37. maddenin 1. fıkrasında “Suçun kanunî tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur. “ denmekte ve burada müşterek faillikten bahsetmektedir. Yani bir fiilin gerçekleştirilmesinde birden çok kişi rol alarak sonuca etki etmektedir. Buna, müşterek faillik adı verilmektedir. 37. maddenin 2. fıkrasında ise “Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası, üçte birden yarısına kadar artırılır.“ diyerek dolaylık faillik olarak nitelendirilen bir başkasını suçun işlenmesinde kullanma eylemin gösterilmiştir. Dolaylı faillikte suç için kullanılan kişi, kendisinin suçun işlenmesinde kullanıldığını bilmiyor olması gerekir.

38. maddede ise azmettirme yer alıyor. 38. maddenin 1. fıkrasına göre “Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi, işlenen suçun cezası ile cezalandırılır.” Diyor. Yani azmettiren, azmettirileni hangi suçu işlemeye azmettirdiyse suçun gerçekleşmesi durumunda azmettiren de o suçun cezasıyla cezalandırılır. 38. maddenin 2. fıkrasında “Üstsoy ve altsoy ilişkisinden doğan nüfuz kullanılmak suretiyle suça azmettirme hâlinde, azmettirenin cezası üçte birden yarısına kadar artırılır. Çocukların suça azmettirilmesi hâlinde, bu fıkra hükmüne göre cezanın artırılabilmesi için üstsoy ve altsoy ilişkisinin varlığı aranmaz.” Denilerek belirtilen nitelikteki kişilerin azmettirilen olması durumunda azmettiren için cezada ağırlaştırma olacağı hususu düzenlenmiş. 38. Maddenin 3. fıkrasında ise, “Azmettirenin belli olmaması hâlinde, kim olduğunun ortaya çıkmasını sağlayan fail veya diğer suç ortağı hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunabilir. Diğer hâllerde verilecek cezada, üçte bir oranında indirim yapılabilir.” Hükmü düzenlenmiş.

İştirak hallerinin kanuna yansıyan diğer bir biçimi de yardım etmedir. Yardım etme TCK 39. Maddede düzenlenmiştir. Bu maddenin 1. fıkrasına göre, “suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez.” 39. Maddenin 2. Fıkrasında ise hangi hallerin yardım etme sayılacağı belirtilmiş. Aşağıdaki hâllerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur:
a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek.
b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak.
c) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak.

İştirak müessesinin önemli konularından biri de iştirakte bağlılık kuralıdır. Bu husus TCK 40. Maddede düzenlenmiştir. İlk fıkraya göre “Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her kişi, diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır.” Aynı maddenin 2. fıkrası “Özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişiler ise azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur.” diyor. Suça iştirakten sorumlu tutulabilmek için ne olması gerektiği ise bu maddenin 3. fıkrasında düzenlenmiş. Buna göre, “Suça iştirakten dolayı sorumlu tutulabilmek için ilgili suçun en azından teşebbüs aşamasına varmış olması gerekir.”
Son olarak iştirak halindeki suçlarda gönüllü vazgeçme hususu düzenlenmiştir. Bu da TCK 41. Maddede düzenlenmiştir. Bahsedilen maddeye göre, “İştirak hâlinde işlenen suçlarda, sadece gönüllü vazgeçen suç ortağı, gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanır.” Hangi hallerde gönüllü vazgeçme hükümleri uygulanacağı ise 41. maddenin 2. fıkrasında yer almıştır. Hükme göre, Suçun;
a) Gönüllü vazgeçenin gösterdiği gayreti dışında başka bir sebeple işlenmemiş olması,
b) Gönüllü vazgeçenin bütün gayretine rağmen işlenmiş olması,
Hâllerinde de gönüllü vazgeçme hükümleri uygulanır.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Suçun Özel Görünüş Biçimleri 2 -İçtima-



İçtima, kelime anlamı olarak “bir araya getirme” ve ya “toplama” anlamını taşır. Kelimenin özünden de anlaşılacağı üzere ceza hukukunda içtima, suçların bir araya gelmesi anlamını taşımaktadır. İçtima, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 42,43 ve 44. Maddelerinde düzenlenmiştir. 42. madde bileşik suç, 43. madde zincirleme suç, 44. madde ise fikri içtima başlıklarını taşımaktadır. İçtima konusunda bahsedilmesi gereken ilk husus gerçek içtima ve fikri içtima ayrımıdır. Gerçek içtima da denilen cezaların birleşmesinde, suçların birleşmesinden farklı olarak, işlenen suçlar birbirlerinden tamamen bağımsızdır ve fail hakkında her bir suç için fiilen uygulanabilen birden çok ceza yaptırımı sözkonusudur. Suçların birleşmesinin dışında kalan durumlarda, ilke olarak birbirinden bağımsız her suç nedeniyle faile ilgili suçun karşılığı olan ceza yaptırımının uygulanması gerekir.  Cezaların birleştirilmesi kuralları, bu gibi durumlarda faile verilecek cezayı belirler. Cezaların birleştirilmesine ilişkin kuralların uygulanabilmesi için öncelikle suçların birleştirilmesi hallerinden birinin bulunmaması, yani birden çok ve birbirlerinden bağımsız suç ve cezaların sözkonusu olması gereklidir. Cezaların birleştirilmesi açısından diğer önemli bir koşul ise, birleştirilecek cezaların infaz edilebilir olmalarıdır. Örneğin, düşme gibi bir nedenle cezanın infazı olanaklı değilse böyle bir ceza hakkında cezaların birleştirilmesi kuralları uygulanamaz. Hürriyeti bağlayıcı cezanın infazı tamamlanmışsa, bu cezanın içtima işlemine katılması olanaksızdır. Buna karşılık infaz devam etmekte ise, o ceza ile ilgili diğer mahkumiyetinin cezasının içtima ettirilebileceği hususunda hiçbir kuşku yoktur.

Gerçek içtimanın üzerinde durduktan sonra, fikri içtimayı ele alacak olursak Fikrî içtima, tek bir fiille kanunun birden çok hükmünün ihlal edilmesidir. Nitekim TCK. md. 44’te “İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren  suçtan dolayı cezalandırılır” hükmüyle, fikrî içtimaya yer verilmiştir. Fikrî içtima da, suçların içtimaı şekillerinden biridir. Zira, tek bir fiille birden çok ihlal gerçekleştirilmiş olmasına rağmen faile tek ceza verilir. Bu düzenleme aynı zamanda fiil sayısının; ihlalin ve dolayısıyla suç sayısının tespitinde dikkate alınamayacağını da gösterir. Fikrî içtimada tek hareketle kanunun birden fazla hükmünün ihlali nedeniyle ortaya çıkan suçlar, birbirinden bağımsızdır. Herhangi bir nedenle ihlal edilen suçlardan biri ortadan kalktığında, failin diğer suçtan sorumluluğu devam eder.

Gerçek içtima ve fikri içtima konularından bahsettikten sonra 5237 sayılı TCK’da içtima başlığı altında düzenlenmiş olan “Bileşik Suç” ve “Zincirleme Suç” kavramlarını inceleyebiliriz. Zincirleme suç TCK md. 43’te düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, “Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza ... artırılır”. Aynı maddenin ikinci fıkrasında da “Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır” denilmek suretiyle zincirleme suça yer verilmiştir. Zincirleme suçtan söz edebilmek için, birden fazla suçun varlığı gerekir. Bileşik suçta da birden çok suç söz konusudur. Zincirleme suç da, bileşik suç gibi suçların içtimaının bir şeklidir. Bu suçun varlığı için de, suç sayısını tespit önemlidir. Bir suç işleme kararının icrası kapsamında ya bir kişiye karşı aynı suç birden fazla işlenmeli ya da aynı suç birden fazla kişiye karşı tek bir hareketle işlenmelidir. “Aynı suç”  kavramına suçun basit ya da nitelikli halinin dahil olup olmadığı kanunda belirtilmiştir. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli halleri, aynı suç kapsamında sayılır. Zincirleme suç için aynı suçun birden fazla işlenmesi şarttır. 

Bileşik suçta ise, birden çok norm birleşerek ya bir başka suçun unsurunu oluştururlar ya da biri diğerinin ağırlaştırıcı nedenini oluşturur.  Bileşik suçta kaynaşma tamdır. Bileşik suç, kendisini oluşturan suçlara bölünemez. Nitekim, bileşik suça vücut veren suçlar, bir bütün oluşturduklarından, failin iradesi dışında bir nedenle bileşik suçun tamamlanamaması halinde, fail bünyesinde birleşen suçlara değil, bileşik suça teşebbüs etmiş sayılır. Zincirleme suçta ise, her bir suç bağımsızlığını korur. Zincirleme suç olarak nitelendirilen suçlar, teselsüle dahil son suçun işlendiği yerde tamamlanır; bileşik suçta ise, kendisini oluşturan suçların değil, bileşik suçun kendine özgü sonucunun gerçekleştiği yer ve zamanda işlenmiş sayılır.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Suçun Özel Görünüş Biçimleri 1 -Teşebbüs-


Teşebbüs, failin suç işlemek üzere icra hareketlerine başlamış olmasına karşın elinde olmayan nedenlerle kanuni unsur içinde tanımlanan sonucun gerçekleşmemiş olmasıdır.  Teşebbüs, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 35. Maddesinde düzenlenmiştir.  Türk Ceza Kanunu’na göre 35. Maddenin 1. Fıkrasında geçtiği üzere, “Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur.” Burada da belirtildiği üzere teşebbüsten sorumlu tutulabilmek için, suça elverişli hareketlerle icraya başlanıp elde olmayan hareketlerle suçun işlenememesi gerekir. Teşebbüs halinde elbette fail, teşebbüs ettiği suçun tam cezasını almayacaktır. Bunun ne kadar olacağı Türk Ceza Kanunu 35. Madde 2. Fıkrada belirtilmiştir. Buna göre, Suça teşebbüs hâlinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Bir suça teşebbüs edilmesi ve bu suçun teşebbüs aşamasında kalması suçun gerçekleşmemesi demektir. Bu durumda neden teşebbüs aşamasında kalan bir suça ceza verildiği gündeme gelebilir ki bunun da cevabı şudur: Teşebbüs aşamasında kalan bir suçta fail suçu işleyemez, fakat mağdur bir tehlikeyle karşı karşıya kalmıştır. Mağdurun karşı karşıya kalması cezalandırma sebebi olarak düşünülmektedir.

Eski Türk Ceza Kanunu’nda teşebbüs böyle düzenlenmemişti. Bu müessese 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda eksik teşebbüs ve tam teşebbüs olarak iki kısımda düzenlenmişti. Fail icra hareketlerini tamamlayamamış ise eksik teşebbüs, icra hareketlerinin tamamlanmış olmasına rağmen sonuç gerçekleşmemişse tam teşebbüs söz konusudur. Bu düzenlemeye 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer verilmemiştir. Bilindiği üzere yakın bir zamanda hükmü verilen dava sonucunda işlenen eylemin eksik teşebbüs barındırdığı mahkeme tarafından verilen hükme konu olmuştur. Mevcut kanunda bu yönde bir düzenleme yoktur. Fakat dava konusu suçun eski kanun zamanında işlenmiş olması nedeniyle lehe kanun prensibinden yola çıkılarak eylemin eksik teşebbüse konu olduğuna dair bir karar çıkmıştır.

Teşebbüsle karıştırılan bir husus vardır ki bu da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Suça Teşebbüs” başlığı altında yer almaktadır. Bu müessese “gönüllü vazgeçmedir.” Bu müessese,  şöyle ortaya çıkar: İcranın bitmesine ya da neticenin meydana gelmesine, failin iradesine bağlı sebepler engel olmuş ise teşebbüs hükümleri uygulanmaz. Bu duruma “ihtiyariyle vazgeçme” (gönüllü vazgeçme) denmektedir. Gönüllü vazgeçme Türk Ceza Kanunu’nun 36. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu hükme göre, “Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır.” Gönüllü vazgeçme dahilinde önemli bir teori vardır; kriminal politik teori olarak da adlandırılan bu teorinin temel fikri, faile, onu suçu tamamlamaktan alıkoymak için bir neden sunmaktır. Bu “altın köprü” olarak adlandırılmaktadır. Buna göre fail bir suç işleyecekken kendiliğinden bu suçu işlemekten vazgeçerek, suç işlemeyi değil diğer bir seçenek olarak işlememeyi tercih edip, altın köprünün yolunda ilerlemektedir. Altın köprü, suç işlemekten vazgeçen bir kimsenin, suç işlememe yoluna verilen bir isim gibidir.

Tüm bunlardan sonra toparlamak gerekirse teşebbüsün gerçekleşmesi için mevcut olması gereken şartlar şöyledir:
-Failin kasten hareket etmesi
-Hareketin suç işlemeye elverişli olması
-Doğrudan icra hareketlerine başlama
-Failin elinde olmayan nedenlerle kanuni unsurda yer alan neticenin gerçekleşmemiş olması.

Özetle, 5237 sayılı TCK’nın teşebbüs hükümlerine dair değişik düzenlemeleri yerinde olmuştur. Eski kanundaki eksik teşebbüs-tam teşebbüs ayrımına son verilmiştir. Kanun metninin sade bir dille hazırlanmış olması da bir artıdır.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Arabuluculuk 2


Arabuluculuktan bundan önceki yazımda da bahsetmiştim. Fakat arabulucuk geniş kapsamlı bir konu olduğundan ilk yazıda sadece arabulucuğun ne olduğundan, kanundaki bunlara dair hükümlerden, uygulamada nasıl yer bulduğundan ve arabuluculuk tasarısı yasalaştıktan sonra buna karşı ortaya atılan olumsuz görüşlerden bahsetmiştim. Burada ise, yine arabulucuğun uygulamada nasıl işlediğinden, kimlerin arabulucu olabileceğinden bahsedeceğim. Öncelikle arabuluculuğun uygulamada nasıl işlediğini onu görelim.

Arabuluculuğun uygulamada nasıl işlediği hususunda ilk etapta belirtmek istediğim bir husus var ki bu, arabuluculuğun kullanılamayacağı bir mecradır. Şudur ki, niteliği gereği yargısal bir yetkinin kullanımı olarak sadece hakim tarafından yapılabilecek işlemler arabulucu tarafından yapılamayacak. Bunu belirttikten sonra arabuluculuğa başvurma sürecini ele alalım.
*Dava açıldıktan sonra tarafların birlikte arabulucuya başvuracaklarını beyan etmeleri halinde, yargılama mahkemece 3 ay süre ile ertelenecek.
*Arabuluculuk faaliyeti sonunda tarafların anlaştıkları, anlaşamadıkları veya arabuluculuk faaliyetinin nasıl sonuçlandığı, bir tutanak ile belgelendirilecek.
*Taraflar, arabuluculuk sürecinin sonunda bir anlaşmaya varırlarsa anlaşmayı icra mahkemesine ibraz edip icra edilebilirliğine ilişkin bir şerh verilmesini talep edebilecek. Bu şerhi içeren anlaşma, ilam niteliğinde belge sayılacak.

Kimlerin arabulucu olduğu konusuna geldiğimizde, birtakım şartlara sahip olmak gerekliliği göze çarpıyor. Bunlar nedir?
1-Mesleğinde en az 5 yıllık kıdeme sahip hukuk fakültesi mezunu olanlar,
2-Kasten işlenmiş bir suçtan mahkum olmayanlar,
3-Arabuluculuk eğitimi tamamlayanlar,
4-Adalet Bakanlığı'nca yapılacak yazılı ve uygulamalı sınavda başarılı olanlar.
Bu 4 şartın gerçekleşmesi halinde arabulucu olarak faaliyette bulunulabiliyor.

Tüm bunlardan sonra arabuluculuğun yasalaşmasından sonra bunun hangi kanunlara nasıl etkileri olduğuna bakacak olursak, bu husus da 6325 sayılı kanunun 35. Maddesinde yer almış. Bu hükme göre şu kanunlarda değişiklik olmuş,
*19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendine “Hakemlik” ibaresinden sonra gelmek üzere “arabuluculuk,” ibaresi eklenmiştir.
*12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun;
a) 137 nci maddesinin birinci fıkrasına “sulhe” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya arabuluculuğa” ibaresi,
b) 140 ıncı maddesinin ikinci fıkrasına “sulhe” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya arabuluculuğa”, üçüncü fıkrasına “sulh” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya arabuluculuk” ibaresi,
c) 320 nci maddesinin ikinci fıkrasına “tarafları sulhe” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya arabuluculuğa” ibaresi, eklenmiştir.

Tüm bunlardan bahsettikten sonra arabuluculuk tasarısının yasalaşmasından sonra da her zaman olduğu gibi birtakım tartışmalar çıktığını bir kez daha belirtelim. Kimine göre bu tasarı birçok iyi yanı ihtiva ederken, kimine göre birtakım aykırılıklar barındırıyor ve bu da kanunun iptal edilmesi gerekliliğini ortaya çıkarıyor.

20 Eylül 2012 Perşembe

Arabuluculuk


Bilindiği üzere hukuki bir uyuşmazlık meydana geldiğinde bunun çözüleceği yer, yargı organı olan bağımsız mahkemelerdir. Fakat son yıllarda arabuluculuk üzerinde yoğunlaşıldı. Yasama organı arabuluculuğun yaygınlaşması için bir kanun tasarısı hazırladı ve neticede haziran ayında bu tasarı yasalaştı. Arabuluculuk, esasında anlaşmalı boşanma davaları, trafik kazaları, kat mülkiyeti gibi özel hukuku ilgilendiren konularda taraflar arasında uzlaşmanın sağlanmasını amaçlıyor.

Arabuluculuğa biraz daha yakından bakacak olursak, dava süreci başlamadan önce taraflar kendi aralarında anlaşırsa, ortak bir arabulucu seçerek konuyu adli mahkemeler düzeyinde çözülecek bir sorun haline getirmeden ortak bir mecrada anlaşıp sorunu çözebilecekler.

6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu madde 2’de tanımlar altında arabulucu ve arabuluculuk makamları tanımlanmış. Kanuna göre arabulucu, Arabuluculuk faaliyetini yürüten ve Bakanlıkça düzenlenen arabulucular siciline kaydedilmiş bulunan gerçek kişiyi ifade ediyor. Arabuluculuk ise, sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve ihtiyarî olarak yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak tanımlanmış.

Arabuluculukla çzöümlenmesi kararlaştırılan bir olay sonrası arabulucuya nasıl müracaat edileceği de yine 6325 sayılı Hukuki Uyuşmazlıklarda Arabuluculuk Kanunu’nda düzenlenmiş. Buna göre, madde 13’te “Taraflar dava açılmadan önce veya davanın görülmesi sırasında arabulucuya başvurma konusunda anlaşabilirler. Mahkeme de tarafları arabulucuya başvurmak konusunda aydınlatıp, teşvik edebilir.” diyor. Madde 13/2 de ise “Aksi kararlaştırılmadıkça taraflardan birinin arabulucuya başvuru teklifine otuz gün içinde olumlu cevap verilmez ise bu teklif reddedilmiş sayılır.” ifadesi yer alıyor.

Arabulucunun seçilmesi hususunda madde 14’te “Başkaca bir usul kararlaştırılmadıkça arabulucu veya arabulucular taraflarca seçilir.” denmekte ve arabulucunun taraflarca seçilmesi öngörülmektedir.

Bu yasanın kabul edilmesinden sonra hukuk dünyasında büyük bir tartışma yaşandı. Bu tartışmaların nedeni ise arabuluculuğun anayasaya aykırı olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Birtakım düşüncelere göre Arabuluculuk Kanunu, anayasanın 2,9,138 ve 142. maddelerine aykırıdır. Bu maddelerin yanı sıra, Arabuluculuk Kanunu’nun, anayasanın 36.  maddesine de  aykırı olduğu öne sürülmüştür. 36. maddeye aykırılığının öne sürülmesinin nedeni ise, 36. maddede geçen “Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” İlkesinin ihlali nedeniyledir. Arabuluculuk Kanunu’nun, bu hürriyetin önüne geçtiği savı öne sürülmüştür.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

4. Yargı Paketi

Yasama organı,son yargı paketi olan 3. Yargı paketi ile pek çok yeniliğe imza attı. Bu, bazı kanun hükümlerinin revize edilmesiyle oldu, bazılarının ise baştan aşağı değiştirilmesiyle gerçekleştirildi. Neticede, 6352 sayılı kanunu içeren 3. Yargı paketinin getirdiği yenilikler üzerindeki tartışma bitmeden son günlerde 4. Yargı paketinin çıkacağına yönelik birtakım söylentiler basında yer alıyor. Bunlar söylentiden de öte paketin çıkacağı zamanın yeni yasama döneminde olacağına işaret ediyor. Hatta, paketin içeriğinde nelerin yer alacağı da şu anda yüzeysel olarak belirlenmiş durumda. Bakalım daha kendisinden önce çıkarılan kanunları barındıran 3. yargı paketi üzerindeki tartışmalar bitmeden çıkarılacak olan 4. Yargı paketi neler getirecekmiş?

4. yargı paketi öncelikle yargı hizmetlerinde verimliliğin arttırılması ve evrensel hukuk normlarına uyumu sağlamayı amaçlıyor.
Getirilecek yeniliklerden bazılarının ise şöyle olacağı gündemde,

1-Kamu görevlilerinin yargılanmalarında izin şartı kaldırılıyor.
Yani yeni düzenlemeyle artık yerel kamu görevlilerinin adam öldürme, kasten yaralama ya da bunlara sebebiyet verme gibi suçlardan dolayı soruşturulması veya kovuşturulması için izin şartı kaldırılıyor. Ayrıca etkin soruşturma yürütülmediği hallerde de soruşturma dosyasının yeniden açılmasına yönelik düzenleme de yeni pakette yer alıyor.
2-AİHM’in Türkiye’yi en fazla mahkum ettiği şikayetler arasında yer alan tutuklama ve tahliyeler konusu da yeni pakette düzenleniyor. Böylece uluslararası arenada uzun tutukluluk süreleri ve tahliye taleplerine ilişkin sorunlara karşı zor durumda kalındığından, "silahların eşitliğine" uygunluğu geliştirilerek çözüm bulunacak.
3-Bakanlar Kurulu’na sunulacak tasarıda işkence suçlamaları karşısında zamanaşımı işlemeyecek. İnsanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında değerlendirilecek işkence fiilini işleyenler için soruşturma açılması için zamanlama sınırlaması ortadan kaldırılacak.
4-Yargılama süresinin kısalığı, davaların AİHM ve AİHS kriterlerine uygunluğu da yine hakim ve savcıların terfilerinde etkili olacak.
5-Yargıya bir bütün olarak bakılan pakette askeri mahkemelerin verdiği kararlar için yeniden yargılanma yolu açılıyor. Mevcut düzenlemede, askeri yargıdaki biri ile AİHM kararları yeniden yargılama nedenine bir gerekçe oluşturmuyor. Sivil yargıda, CMK’nın 311. maddesinde ihlal kararı çıkmışsa buna dayanarak yeniden yargılama istenebiliyor. Yargıda 4. Reform Paketi’nde askeri mahkemelerde insan hakları ihlalleri ile ilgili durumlarda yeniden yargılamanın önü açılacak.
6-Mevcut yasal düzenlemede evlenen kadınların kendi soyadını ancak eşinin soyadıyla birlikte kullanabiliyor. Yeni düzenlemeyle evlenen kadınların kendi kızlık soyadını yalnız başına kullanabilmesinin önü açılacak. Bakanlar Kurulu’nun bu düzenlemeyi kabul etmesi durumunda değişiklik Meclis’e gidecek kanun tasarısında yer alacak.

Şimdilik 4. Paketin ana hatlarıyla bu hükümleri getireceği düşünülüyor. Tabii ki bunlara daha ilave olarak birçok hüküm getirilecektir, belki de burada bahsedilenlerin de ,içeriğinde birtakım değişiklikler yapılacaktır. 4. Yargı paketinin, 3. Yargı paketindeki aksaklıkları giderebileceği de söyleniyor. Fakat,4. Yargı paketi, 3. Yargı paketindeki değişikleri giderirken, diğer yandan yeni aksaklıklara yol açar mı? orası bilinmez.

27 Temmuz 2012 Cuma

Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Yapılan Son Değişiklikler

6352 sayılı kanunun,  birçok kanun hükmünü revize ettiğini daha önce belirtmiştik. İçeriğinde önemli değişiklikler yapılan kanunlardan birisi de 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri  Kanunu’ydu. Ceza Muhakemeleri Kanunu yeni bir kanun olmasına rağmen son dönemlerde en çok uzun süren tutukluluk sürelerinden dolayı eleştiriliyordu. Bu yargı paketiyle uzun tutukluluk sürelerinin önüne geçmek amacıyla bir dizi değişiklik yapıldı. Bu değişiklerden sonra birçok tahliye gerçekleşti. Fakat bu defa da bunun bir üzeri örtülü af niteliğini taşıdığı iddiaları ileri sürüldü. Yani tutukluluk sürelerini düzenlemek amacıyla bir adım atılmıştı, fakat ortada yine bir hoşnutsuzluk ortamı vardı. Şimdi Ceza Muhakemesi Kanunu’nda tartışmalara yol açan bu değişikliklerin neler olduğunu görelim.

6352 sayılı kanunla, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na getirilen ilk değişiklik, CMK 38. Maddenin ardından 38/A maddesini eklemek olmuş. CMK 38. madde “Cumhuriyet Başsavcılığına Yapılan Tebligat” başlığını taşımaktadır. Getirilen 38/A maddesinin içeriği de doğal olarak 38. Maddenin içeriğine uygundur. 38/A maddesinin içeriği ceza muhakemesi işlemlerinin elektronik ortamda UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) aracılığıyla yapılmasını kapsamaktadır. Yapılan bu düzenlemeyle beraber artık ceza muhakemesi işlemleri de daha hızlı bir şekilde yapılacak ve gelişen teknolojiye ayak uydurulmuş olunacaktır.

CMK’da yapılan bir diğer düzenlemeyi ele aldığımızda bu düzenlemenin birçok tartışmaya yol açan CMK 100 (Tutuklama) ile ilgili olduğunu görüyoruz. CMK 100 hükmünde yapılan değişiklikle dördüncü fıkranın içeriği değiştirilmiş. Değiştirilen fıkra da şu hale getirilmiş “Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.” Eski dördüncü fıkrada “Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı bir yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.” Diyordu. Yapılan bu değişiklikle 1 yıl ibaresi, 2 yıl ibaresiyle değiştirilmiş. Yapılan bu değişikle tutuklama yetkisi sınırlandırılmış. Eski hükümde üst sınırı bir yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemezken, artık üst sınırı 2 yıldan fazla olmayan suçlar için tutuklama kararı verilemeyecek.

Değişikliğe uğrayan bir diğer madde de CMK 101 (Tutuklama Kararı) hükmüdür. CMK 101. Maddede yapılan değişiklik maddenin ikinci fıkrasının değiştirilmesine yöneliktir. İkinci fıkranın eski haline bakacak olursak,
“Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda hukukî ve fiilî nedenler ile gerekçeleri gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.”
Değişiklikle beraber yeni şeklini alan CMK 101/2 hükmü ise,
“Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;
a) Kuvvetli suç şüphesini,
b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,
c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,
gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.” şeklindedir. Yapılan bu değişiklikle hükmün içeriği genişletilmiştir. Artık verilen tutuklama kararında, kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerinin varlığını, tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren somut deliller gerekçelendirilerek açıkça gösterilecektir. Bu hükümle keyfi tutuklama kararlarının önüne geçilmek istenmiş, bu yüzden, verilen tutuklama kararlarında somut olgulara dayandırma işleminin ön plana çıkarılması hükme bağlanmıştır.

Şimdi de tartışmalara yol açan bir diğer hükmü ele alacağız. Bu hüküm CMK 109 (Adli Kontrol) hükmüdür. CMK 109’un içeriğinde köklü değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler, birinci fıkrasının değiştirilmesi, üçüncü fıkrasının içeriğine bentler eklenmesi, yedinci fıkrasında yer alan “birinci fıkradaki süre koşulu aranmaksızın” ibaresinin madde metninden çıkarılması ve dördüncü fıkrasının yürürlükten kaldırılmasıdır. Öncelikle birinci fıkra nasıl bir değişime uğramıştır? Birinci fıkranın eski hali, “100 üncü Maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, üst sınırı üç yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.” şeklindeydi. Değiştirilmiş hali ise, “Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde,şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.” şeklindedir. CMK 109 hükmünde yapılan bu değişiklikle hükmün içeriği genişletilmiştir. Eski halinde, üst sınırın 3 yıl ve ya daha az olduğu suçların hapis cezaları yerine adli kontrol uygulanabilirken, hükmün bu yeni halinde hiçbir sınıra başvurulmaksızın tutukluluk yerine adli kontrol mekanizmasına başvurma yolu açılmıştır.
CMK 109 hükmünde yapılan değişiklikler yukarıda bahsettiğimiz üzere sadece birinci fıkranın içeriğinde yapılan değişiklerden ibaret değildir. Üçüncü fıkraya bentler eklendiğinden bahsetmiştik. Fıkranın değişimden önceki hali, “Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerir:
a) Yurt dışına çıkamamak.
b) Hâkim tarafından belirlenen yerlere, belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurmak.
c) Hâkimin belirttiği merci veya kişilerin çağrılarına ve gerektiğinde meslekî uğraşlarına ilişkin veya eğitime devam konularındaki kontrol tedbirlerine uymak.
d) Her türlü taşıtları veya bunlardan bazılarını kullanamamak ve gerektiğinde kaleme, makbuz karşılığında sürücü belgesini teslim etmek.
e) Özellikle uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu Maddeler ile alkol bağımlılığından arınmak amacıyla, hastaneye yatmak dahil, tedavi veya muayene tedbirlerine tâbi olmak ve bunları kabul etmek.
f) Şüphelinin parasal durumu göz önünde bulundurularak, miktarı ve bir defada veya birden çok taksitlerle ödeme süreleri, Cumhuriyet savcısının isteği üzerine hâkimce belirlenecek bir güvence miktarını yatırmak.
g) Silâh bulunduramamak veya taşıyamamak, gerektiğinde sahip olunan silâhları makbuz karşılığında adlî emanete teslim etmek.
h) Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim tarafından miktarı ve ödeme süresi belirlenecek parayı suç mağdurunun haklarını güvence altına almak üzere aynî veya kişisel güvenceye bağlamak.
i) Aile yükümlülüklerini yerine getireceğine ve adlî kararlar gereğince ödemeye mahkûm edildiği nafakayı düzenli olarak ödeyeceğine dair güvence vermek.” şeklindeydi. Görüldüğü gibi adli kontrol, değişiklikten önce yukarıdaki 9 bentte sayılan şekilde uygulanıyordu. Yapılan değişiklikle madde hükmüne 3 bent daha eklenmiştir. Bunlar,
“j) Konutunu terk etmemek.
k) Belirli bir yerleşim bölgesini terk etmemek.
l) Belirlenen yer veya bölgelere gitmemek.”
Artık, adli kontrol eski 9 bent ve yeni 3 bent yani 12 bent üzerinden uygulanacaktır.
109/7 hükmünde yapılan değişiklik, “birinci fıkradaki süre koşulu aranmaksızın” ibaresinin hükümden çıkarılması şeklinde olmuştur.
CMK 109 üzerindeki son değişiklik ise dördüncü fıkranın yürürlükten kaldırılması şeklinde olmuştur.
“Şüphelinin, üçüncü fıkranın (a) ve (f) bentlerinde yazılı yükümlülüklere tâbi tutulması bakımından, birinci fıkrada belirtilen süre sınırı dikkate alınmaz.”

CMK 308 (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz Yetkisi) hükmü de değişikliğe uğramıştır. Önceki halinde madde tek fıkradan oluşuyordu. Değişiklikle beraber madde hükmüne iki fıkra daha eklenmiş. CMK 308 son değişiklikten sonra şu hali almıştır.
“(1) Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz.
(2) İtiraz üzerine dosya, kararına itiraz edilen daireye gönderilir.
(3) Daire, mümkün olan en kısa sürede itirazı inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayıYargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderir.”
CMK 324. Madde de (Yargılama Giderleri) değişikliğe uğramıştır. Maddenin içeriğine şu ibare eklenmiştir. “Devlete ait yargılama giderlerinin 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 106 ncı maddesindeki terkin edilmesi gereken tutarlardan az olması halinde, bu giderin Devlet Hazinesine yüklenmesine karar verilir.”

Son olarak 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir. “GEÇİCİ MADDE 5 – (1) Ceza Muhakemesi Kanununun 308 inci maddesinde yapılan değişiklikler, bu Kanunun yayımı tarihinde Yargıtay Ceza Genel Kurulunda bulunan ve henüz karara bağlanmamış dosyalar hakkında da uygulanır.”

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, 6352 sayılı kanunla birtakım değişikliklere uğramıştır. Bu değişiklikler kanunun uygulanmasında ortaya çıkan aksaklıkları ve kötü yanları ortadan kaldırmaya yönelik yapılmıştır. Bunlardan birisi de şüphesiz uzun tutukluluk sürelerini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Yapılan değişiklikler bir takım aksaklıkları ortadan kaldırmaya yöneliktir, fakat bu değişiklikler gerçekten aksaklıkları ortadan kaldırır mı, yoksa yeni tartışmalara yol açıp, akabinde yeni aksaklıklar ortaya çıkarır mı orası bilinmez!

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Türk Ceza Kanunu'ndaki Son Değişiklikler

6352 sayılı kanun birçok kanunun içeriğinde önemli değişiklikler içerirken değişikliğe uğrayan kanunlardan birisi de Türk Ceza Kanunu idi. 6352 sayılı kanun ile Türk Ceza Kanunu'nda yapılan bu değişiklikler bazı suçların ceza miktarlarında değişikliği içermektedir. Şimdi 6352 sayılı kanunun, Türk Ceza Kanunu içerisinde nasıl değişiklikler yaptığını görelim.

Öncelikle 5237 sayılı TCK'nın 132. maddesinde (Haberleşmenin gizliliğini ihlal)  bir değişiklik yapılmış. Maddenin değişiklikten önceki hali, şöyleydi:
Madde 132 - (1) Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, altı aydan iki yıla  kadar  hapis  veya  adli  para  cezası  ile  cezalandırılır.  Bu  gizlilik  ihlali  haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.
(4) Kişiler arasındaki haberleşmelerin içeriğinin basın ve yayın yolu ile yayınlanması halinde, ceza yarı oranında artırılır.
Bu hüküm, 6352 sayılı kanunla birlikte değişikliğe uğramıştır.
*İlk fıkrada yer alan “altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para” ibaresi  “bir yıldan üç yıla kadar hapis”ve “bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” ibaresi ise “verilecek ceza bir kat artırılır” şeklinde değiştirilmiştir.
*İkinci fıkrasında yer alan “bir yıldan üç yıla kadar hapis” ibaresi “iki yıldan beş yıla kadar hapis” şeklinde değiştirilmiştir.
*Üçüncü fıkrasında yer alan “altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para” ibaresi “bir yıldan üç yıla kadar hapis”şeklinde değiştirilmiş, fıkraya “rızası olmaksızın” ibaresinden sonra gelmek üzere “hukuka aykırı olarak” ibaresi ile fıkranın sonuna aşağıdaki cümle eklenmiştir. “İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.”
*Dördüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.

Değişikliğe uğrayan bir diğer madde de TCK 133'tür (Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması). Maddenin değişikliğe uğramadan önceki şekli:
Madde133-(1) Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir aletle dinleyen veya bunları bir ses alma cihazı ile kaydeden kişi, iki aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişi, altı aya kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.
(3) Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiillerden biri işlenerek elde edildiği bilinen bilgilerden yarar sağlayan veya bunları başkalarına veren veya diğer kişilerin bilgi edinmelerini temin eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Bu konuşmaların  basın  ve yayın  yoluyla  yayınlanması  halinde  de,  aynı  cezaya  hükmolunur.
6352 sayılı kanunla yapılan değişiklikle hükmün içeriği şöyle değiştirilmiştir:
*Birinci fıkrasında yer alan “iki aydan altı aya kadar hapis” ibaresi “iki yıldan beş yıla kadar hapis” şeklinde değiştirilmiştir.
*İkinci fıkrasında yer alan “altı aya kadar hapis” ibaresi “altı aydan iki yıla kadar hapis” şeklinde değiştirilmiştir.
*Üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
(3) Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların kaydedilmesi suretiyle elde edilen verileri hukuka aykırı olarak ifşa eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve dörtbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Değişikliğe uğrayan bir diğer madde de TCK 134'tür (Özel hayatın gizliliğini ihlal). Maddenin değişikliğe uğramadan önceki şekli:
Madde 134 - (1) Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kaydaalınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.
(2) Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri ifşa eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis  cezası  ile cezalandırılır.  Fiilin  basın  ve yayın  yoluyla  işlenmesi  halinde,  ceza  yarı oranında artırılır.
Bu hüküm içeriğinde şu değişiklikler yapılmıştır:
*Birinci fıkrasında yer alan “altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para” ibaresi “bir yıldan üç yıla kadar hapis”ve “cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz” ibaresi ise “verilecek ceza bir kat artırılır” şeklinde değiştirilmiştir.
*İkinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
(2) Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

TCK 142 maddesinin (Nitelikli Hırsızlık) birinci fıkrasının (f) bendi yürürlükten kaldırılmış, üçüncüfıkrasında yer alan “ikinci fıkraya göre cezaya” ibaresi “beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına”, “onbeş yıla kadar hapis” ibaresi ise “ceza yarı oranında artırılır” şeklinde değiştirilmiştir. Kaldırılmadan önceki halleri şöyleydi:
142/1/f) Elektrik enerjisi hakkında.
142/3 Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, ikinci fıkraya göre cezaya hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, onbeş yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.

TCK 163. maddeye (Karşılıksız yararlanma) aşağıdaki fıkra, 3. fıkra olarak eklenmiştir.
(3) Abonelik esasına göre yararlanılabilen elektrik enerjisinin, suyun veya doğal gazın sahibinin rızası olmaksızın ve tüketim miktarının belirlenmesini engelleyecek şekilde tüketilmesi halinde kişi hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

TCK 168. maddenin (etkin pişmanlık) birinci fıkrasında yer alan “ve karşılıksız yararlanma”ibaresi madde metninden çıkarılmış ve maddeye aşağıdaki fıkra 5. fıkra olarak eklenmiştir.
(5) Karşılıksız yararlanma suçunda, fail, azmettiren veya yardım edenin pişmanlık göstererek mağdurun, kamunun veya özel hukuk tüzel kişisinin uğradığı zararı, soruşturma tamamlanmadan önce tamamen tazmin etmesi halinde kamu davası açılmaz; zararın hüküm verilinceye kadar tamamen tazmin edilmesi halinde ise, verilecek ceza üçte birine kadar indirilir. Ancak kişi, bu fıkra hükmünden iki defadan fazla yararlanamaz.

TCK 220. maddenin (Suç işlemek amacıyla örgüt kurma) altıncı ve yedinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır.Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.
(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.
Değişiklikten önce hüküm şu haldeydi:
(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen  kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır.
(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.

TCK 250. maddenin (İrtikap) birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
(1) Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi icbar eden kamu görevlisi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kamu görevlisinin haksız tutum ve davranışları karşısında, kişinin haklı bir işinin gereği gibi, hiç veya en azından vaktinde görülmeyeceği endişesiyle, kendisini mecbur hissederek, kamu görevlisine veya yönlendireceği kişiye menfaat temin etmişolması halinde, icbarın varlığı kabul edilir.
(4) İrtikap edilen menfaatin değeri ve mağdurun ekonomik durumu göz önünde bulundurularak, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.”
Değişimden önceki 1. fıkra: (1) Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi icbar eden kamu  görevlisi,  beş  yıldan  on  yıla  kadar  hapis  cezası  ile  cezalandırılır.

TCK 252. madde (Rüşvet) aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 252 – (1) Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kişi, dört yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kamu görevlisi de birinci fıkrada belirtilen ceza ile cezalandırılır.
(3) Rüşvet konusunda anlaşmaya varılması halinde, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur.
(4) Kamu görevlisinin rüşvet talebinde bulunması ve fakat bunun kişi tarafından kabul edilmemesi ya da kişinin kamu görevlisine menfaat temini konusunda teklif veya vaatte bulunması ve fakat bunun kamu görevlisi tarafından kabul edilmemesi hâllerinde fail hakkında, birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre verilecek ceza yarı oranında indirilir.
(5) Rüşvet teklif veya talebinin karşı tarafa iletilmesi, rüşvet anlaşmasının sağlanması veya rüşvetin temini hususlarında aracılık eden kişi, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, müşterek fail olarak cezalandırılır.
(6) Rüşvet ilişkisinde dolaylı olarak kendisine menfaat sağlanan üçüncü kişi veya tüzel kişinin menfaati kabul eden yetkilisi, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, müşterek fail olarak cezalandırılır.
(7) Rüşvet alan veya talebinde bulunan ya da bu konuda anlaşmaya varan kişinin; yargı görevi yapan, hakem, bilirkişi, noter veya yeminli mali müşavir olması halinde, verilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.
(8) Bu madde hükümleri;
a) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları,
b) Kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuşşirketler,
c) Kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar,
d) Kamu yararına çalışan dernekler,
e) Kooperatifler,
f) Halka açık anonim şirketler, adına hareket eden kişilere, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadıklarına bakılmaksızın, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işin yapılması veya yapılmaması amacıyla doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, menfaat temin, teklif veya vaat edilmesi; bu kişiler tarafından talep veya kabul edilmesi; bunlara aracılık edilmesi; bu ilişki dolayısıyla bir başkasına menfaat temin edilmesi halinde de uygulanır.
(9) Bu madde hükümleri;
a) Yabancı bir devlette seçilmiş veya atanmış olan kamu görevlilerine,
b) Uluslararası veya uluslarüstü mahkemelerde ya da yabancı devlet mahkemelerinde görev yapan hâkimlere, jüriüyelerine veya diğer görevlilere,
c) Uluslararası veya uluslarüstü parlamento üyelerine,
d) Kamu kurumu ya da kamu işletmeleri de dahil olmak üzere, yabancı bir ülke için kamusal bir faaliyet yürüten kişilere,
e) Bir hukuki uyuşmazlığın çözümü amacıyla başvurulan tahkim usulü çerçevesinde görevlendirilen vatandaş veya yabancı hakemlere,
f) Uluslararası bir anlaşmaya dayalı olarak kurulan uluslararası veya uluslarüstü örgütlerin görevlilerine veya temsilcilerine,
görevlerinin ifasıyla ilgili bir işin yapılması veya yapılmaması ya da uluslararası ticari işlemler nedeniyle bir işin veya haksız bir yararın elde edilmesi yahut muhafazası amacıyla; doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, menfaat temin, teklif veya vaat edilmesi ya da bunlar tarafından talep veya kabul edilmesi halinde de uygulanır.
(10) Dokuzuncu fıkra kapsamına giren rüşvet suçunun yurt dışında yabancı tarafından işlenmekle birlikte;
a) Türkiye’nin,
b) Türkiye’deki bir kamu kurumunun,
c) Türk kanunlarına göre kurulmuş bir özel hukuk tüzel kişisinin,
d) Türk vatandaşının, tarafı olduğu bir uyuşmazlık ya da bu kurum veya kişilerle ilgili bir işlemin yapılması veya yapılmaması için işlenmesi halinde, rüşvet veren, teklif veya vaat eden; rüşvet alan, talep eden, teklif veya vaadini kabul eden; bunlara aracılık eden; rüşvet ilişkisi dolayısıyla kendisine menfaat temin edilen kişiler hakkında, Türkiye’de bulundukları takdirde, resen soruşturma ve kovuşturma yapılır.”
Rüşvet hükmü değiştirilmeden önce şu şekildeydi:
Madde 252 - (1) Rüşvet alan kamu görevlisi, dört yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.  Rüşvet veren  kişi de kamu  görevlisi  gibi cezalandırılır.  Rüşvet konusunda anlaşmaya  varılması  halinde,  suç  tamamlanmış  gibi  cezaya  hükmolunur.
(2) Rüşvet alan veya bu konuda anlaşmaya varan kişinin, yargı görevi yapan, hakem, bilirkişi, noter veya yeminli mali müşavir  olması halinde, birinci fıkraya  göre verilecek  ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.
(3) Rüşvet, bir kamu görevlisinin, görevinin gereklerine aykırı olarak bir işi yapması veya yapmaması için kişiyle vardığı anlaşma çerçevesinde bir yarar sağlamasıdır.
(4) Birinci fıkra hükmü, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, bunların bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler, kooperatifler ya da halka açık anonim şirketlerle hukuki ilişki tesisinde veya tesis edilmiş hukuki  ilişkinin  devamı  sürecinde,  bu  tüzel  kişiler  adına  hareket  eden  kişilere  görevinin gereklerine aykırı olarak yarar sağlanması halinde de uygulanır. (DEĞİŞİK FIKRA RGT: 08.07.2005 RG NO: 25869 KANUN NO: 5377/28)
(5) Yabancı bir ülkede seçilmiş veya atanmış olan, yasama veya idari veya adli bir görevi yürüten kamu kurum veya kuruluşlarının, yapılanma şekli ve görev alanı ne olursa olsun, devletler, hükümetler veya diğer uluslararası kamusal örgütler tarafından kurulan uluslararası örgütlerin görevlilerine veya aynı ülkede uluslararası nitelikte görevleri yerine getirenlere,uluslararası ticari işlemler nedeniyle, bir işin yapılması veya yapılmaması veya haksız bir yararın elde edilmesi veya muhafazası amacıyla, doğrudan veya dolaylı olarak yarar teklif veya vaat edilmesi veya verilmesi de rüşvet sayılır.

TCK 254. maddenin (Etkin pişmanlık) birinci, ikinci ve üçüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
1) Rüşvet alan kişinin, durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce, rüşvet konusu şeyi soruşturmaya yetkili makamlara aynen teslim etmesi halinde, hakkında rüşvet suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Rüşvet alma konusunda başkasıyla anlaşan kamu görevlisinin durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce durumu yetkili makamlara haber vermesi halinde de hakkında bu suçtan dolayı cezaya hükmolunmaz.
(2) Rüşvet veren veya bu konuda kamu görevlisiyle anlaşmaya varan kişinin, durum resmi makamlarca öğrenilmedenönce, pişmanlık duyarak durumdan yetkili makamları haberdar etmesi halinde, hakkında rüşvet suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz.
(3) Rüşvet suçuna iştirak eden diğer kişilerin, durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce, pişmanlık duyarak durumdan yetkili makamları haberdar etmesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı cezaya hükmolunmaz.


Etkin pişmanlık hükmü değişmeden önce şu haldeydi:
Madde 254 - (1) Rüşvet alan kişinin, soruşturma başlamadan önce, rüşvet konusu şeyi soruşturmaya  yetkili  makamlara  aynen  teslim  etmesi  halinde,  hakkında  rüşvet  suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Rüşvet alma konusunda başkasıyla anlaşan kamu görevlisinin soruşturma başlamadan önce durumu yetkili makamlara haber vermesi halinde de hakkında bu suçtan dolayı cezaya hükmolunmaz.
(2) Rüşvet veren veya bu konuda kamu görevlisiyle anlaşmaya varan kişinin, soruşturma başlamadan  önce,  pişmanlık  duyarak  durumdan  soruşturma  makamlarını  haberdar  etmesi halinde,  hakkında  rüşvet  suçundan  dolayı  cezaya  hükmolunmaz;  verdiği  rüşvet  de  kamu görevlisinden alınarak kendisine iade edilir.
(3)  Rüşvet  suçuna  iştirak  eden  diğer  kişilerin,  soruşturma  başlamadan  önce,  pişmanlık duyarak  durumdan  soruşturma  makamlarını  haberdar  etmesi  halinde,  hakkında  bu  suçtan dolayı cezaya hükmolunmaz.

TCK'nın 255. (Yetkili olmadığı bir iş için yarar sağlama) maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir
“Nüfuz ticareti”
Madde 255 – (1) Kamu görevlisi üzerinde nüfuz sahibi olduğundan bahisle, haksız bir işin gördürülmesi amacıyla girişimde bulunması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya bir başkasına menfaat temin eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Kişinin kamu görevlisi olması halinde, verilecek hapis cezası yarı oranında artırılır. İşinin gördürülmesi karşılığında veya gördürüleceği beklentisiyle menfaat sağlayan kişi ise, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Menfaat temini konusunda anlaşmaya varılması halinde dahi, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur.
(3) Birinci fıkrada belirtilen amaç doğrultusunda menfaat talebinde bulunulması ve fakat bunun kabul edilmemesi ya da menfaat teklif veya vaadinde bulunulması ve fakat bunun kabul edilmemesi hallerinde, birinci fıkra hükmüne göre verilecek ceza yarı oranında indirilir.
(4) Nüfuz ticareti suçuna aracılık eden kişi, müşterek fail olarak, birinci fıkrada belirtilen ceza ile cezalandırılır.
(5) Nüfuz ticareti ilişkisinde dolaylı olarak kendisine menfaat sağlanan üçüncü gerçek kişi veya tüzel kişinin menfaati kabul eden yetkilileri, müşterek fail olarak, birinci fıkrada belirtilen ceza ile cezalandırılır.
(6) İşin gördürülmesi amacıyla girişimde bulunmanın müstakil bir suç oluşturduğu hallerde kişiler ayrıca bu suçnedeniyle cezalandırılır.
(7) Bu madde hükümleri, 252 nci maddenin dokuzuncu fıkrasında sayılan kişiler üzerinde nüfuz ticareti yapılmasıhalinde de uygulanır. Bu kişiler hakkında, Türkiye’de bulunmaları halinde, vatandaş veya yabancı olduklarına bakılmaksızın, resen soruşturma ve kovuşturma yapılır.”
Bu hüküm değiştirilmeden önce başlığı, Yetkili olmadığı bir iş için yarar sağlama idi. İçeriği de şu şekildeydi:
Madde 255  -  (1)  Görevine  girmeyen  ve  yetkili  olmadığı  bir  işi  yapabileceği  veya yaptırabileceği kanaatini uyandırarak yarar sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır.

TCK'nın 277. maddesi (Yargı görevi yapanı etkileme) başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs
Madde 277 – (1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasınıengellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar artırılır.”
Bu hüküm değiştirilmeden önce başlığı, Yargı görevi yapanı etkileme idi. İçeriği ise şu şekildeydi:
(1) Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı
olarak  etkilemeye  teşebbüs  eden  kimseye  iki  yıldan  dört yıla  kadar  hapis  cezası  verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır.

TCK'nın 278. maddesi (Suçu bildirmeme) aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 278 – (1) İşlenmekte olan bir suçu yetkili makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) İşlenmiş olmakla birlikte, sebebiyet verdiği neticelerin sınırlandırılması halen mümkün bulunan bir suçu yetkili makamlara bildirmeyen kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
(3) Mağdurun onbeş yaşını bitirmemiş bir çocuk, bedensel veya ruhsal bakımdan özürlü olan ya da hamileliği nedeniyle kendisini savunamayacak durumda bulunan kimse olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza, yarıoranında artırılır.
(4) Tanıklıktan çekinebilecek olan kişiler bakımından cezaya hükmolunmaz. Ancak, suçu önleme yükümlülüğünün varlığı dolayısıyla ceza sorumluluğuna ilişkin hükümler saklıdır.
Hükmün değişikliğe uğramadan önceki şekli şöyleydi:
(1) İşlenmekte olan bir suçu yetkili makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) İşlenmiş olmakla birlikte, sebebiyet verdiği neticelerin sınırlandırılması halen mümkünbulunan  bir  suçu  yetkili  makamlara  bildirmeyen  kişi,  yukarıdaki  fıkra  hükmüne  göre cezalandırılır.
(3) Mağdurun onbeş yaşını bitirmemiş bir çocuk, bedensel veya ruhsal bakımdan özürlü olan ya da hamileliği nedeniyle kendisini savunamayacak durumda bulunan kimse olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza, yarı oranında artırılır.

5237 sayılı Kanunun 285 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 285 – (1) Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun oluşabilmesi için;
a) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğinin açıklanması suretiyle, suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkının veya haberleşmenin gizliliğinin ya da özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi,
b) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğine ilişkin olarak yapılan açıklamanın maddi gerçeğin ortaya çıkmasınıengellemeye elverişli olması, gerekir.
(2) Soruşturma evresinde alınan ve soruşturmanın tarafı olan kişilere karşı gizli tutulması gereken kararların ve bunların gereği olarak yapılan işlemlerin gizliliğini ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.
(3) Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğini alenen ihlal eden kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Ancak, bu suçun oluşması için, tanığın korunmasına ilişkin olarak alınan gizlilik kararına aykırılık açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz.
(4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların kamu görevlisi tarafından görevinin sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlenmesi halinde, ceza yarısına kadar artırılır.
(5) Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmalarına yol açacak şekilde görüntülerinin yayınlanması halinde, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(6) Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılması suçoluşturmaz.
Madde hükmü değişiklikten önce şu şekildeydi:
Madde 285 - (1) Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis  cezası  ile  cezalandırılır.  Ancak,  soruşturma  aşamasında  alınan  ve  kanun  hükmü gereğince  gizli  tutulması  gereken  kararların  ve  bunların  gereği  olarak  yapılan  işlemlerin gizliliğinin ihlali açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz.
(2) Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama  veya  görüntülerin  gizliliğini  alenen  ihlal  eden  kişi,  birinci  fıkra  hükmüne  göre cezalandırılır. Ancak, bu suçun oluşması için tanığın korunmasına ilişkin olarak alınan gizlilik kararına aykırılık açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz.
(3) Bu suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır.
(4) Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde  görüntülerinin  yayınlanması  halinde,  altı  aydan  iki  yıla  kadar  hapis  cezasına hükmolunur.

TCK'nın 288. maddesi (Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs) aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 288 – (1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, hukuka aykırı bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da gerçeğe aykırı beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığıhukuka aykırı olarak etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi, elli günden az olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılır.
Maddenin değişiklikten önceki hali:
Madde 288  -  (1)  Bir  olayla  ilgili  olarak  başlatılan  soruşturma  veya  kovuşturma  kesin hükümle  sonuçlanıncaya  kadar  savcı,  hakim,  mahkeme,  bilirkişi  veya  tanıkları  etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) (MÜLGA FIKRA RGT: 08.07.2005 RG NO: 25869 KANUN NO: 5377/32)

Son olarak 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 7 nci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “Cumhuriyet savcısı” ibaresi “mülki amir” şeklinde değiştirilmiştir. Hükmün değiştirilmeden önceki hali:
(4) Bu madde hükmüne göre idari para cezasına karar vermeye cumhuriyet savcısı yetkilidir.

Görüldüğü gibi 6352 sayılı kanun birçok kanunda değişiklik yaptığı gibi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda da kapsamlı bir değişiklik yapmıştır. Bu değişiklik bazı hükümlerde ceza miktarlarının değişimi, bazı hükümlerde ise başlık dahil olmak üzere hükmün tamamının değiştirilme işlemini kapsamaktadır.